Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Ben, müminleri yanımdan uzaklaştırmam.” deyince “Hiç değilse biz böyle eşraf ile geldiğimizde uzaklaştır, bizim için husûsî bir meclis olsun -ki Araplar şerefimizi anlasınlar-. Sonra dilersen yine onlarla oturursun” dediler ve bu hususu yazması için Peygamberimize ısrar ettiler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir sahife getirtti ve yazması için Hazret-i Ali’yi çağırdı. Biz, bu esnada bir köşede oturmaktaydık. Bu sırada Cebrâîl Aleyhisselâm gelerek: “Ve öyle Rablerinin cemâlini isteyerek sabah akşam ona duâ edenleri yanından kovayım deme, sana onların hesâbından bir şey yok, senin hesâbından da onlara bir şey yok ki bîçâreleri yanından uzaklaştırıp da zâlimlerden olacaksın...” meâlindeki En’âm Sûresi’nin 52. âyet-i kerîmesi nâzil oldu.
Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) kâğıdı kaldırdı, bizi yanına çağırdı, yaklaşınca ‘selâmün aleyküm’ diyerek bizi karşıladı. Ona iyice yaklaştık, hatta dizlerimizi mübârek dizlerine bitiştirdik.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bizimle oturur, dilediği zaman da kalkıp yanımızdan ayrılırdı. Cenâb-ı Hak: “...O kullarla beraber sabret ki sabah akşam (her vakit) Rablerine duâ eder, cemâlini isterler…” meâlindeki Kehf Sûresi’nin 28. âyet-i kerîmesini indirdi. Bundan sonra Peygamberimizle oturduğumuzda onun kalkacağı saat gelince biz kalkıp huzurundan ayrılır, onu yalnız bırakırdık. Yoksa biz kalkmadan, yanımızdan asla ayrılmazdı.
(Hilyetü’l-Evliyâ)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder