23 Kasım 2020 Pazartesi

Bir dergah açarak köşesine kurulup el etek öptürmekle mürşid olunmaz. Bilakis sahte şeyhlik iddiası ile imanını bile kaybedebilir. Hakiki mürşid ise (ulûm ve ahkâmı Kur’anı) okutur, öğretir ve yaşatır. Hatta öyle ki, dinin ihya vazifesi dahî onun tasarrufu ile bu ruh ve şuur üzere intisab ve irtibatı olan Müslümanlara mümkün ve müyesser olur. Nitekim Ahzab suresinin 72. ayetinde: إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَن يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا Üzerlerine emanetullah olan Kur’an-ı Kerim’i haml (okutma, öğretme) vazifesi yüklenen müminlerin ancak şu iki sıfata sahip olmaları halinde bu ulvi vazifeyi yapmaya muktedir olabilecekleri haber verilmektedir. Bunlar (1) Zalûm: Kendi nefsine karşı zalimdir. Aç durur, ibâdet eder, yani gündüzleri oruç tutar, geceleri zikir ve teheccüd ile meşgul olur. Nefsanî arzulara tabi olmayıp nefsine her daim zulmederler. (2) Cehûl: Manevi râbıtasına Hazreti Mevlâ’nın nuru ile aşılanmış, ona bağlanmış, Cenab-ı Hak’tan ve ahiretten başka bir şey düşünmeyen ve nefsâni arzularından cahil, onların yollarını bilmez, nefsani arzulardan cahil, nasıl olacağını bilmez demektir. Bu iki sıfata sahip olmayan kimse, Müslüman bile olsa dinin ihyası için maalesef gayret ve muvaffakiyet gösteremez.

 

14s 
Sadece ben ile paylaşılıyor
Sadece ben
Fotoğraf açıklaması yok.
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nin kerâmet yorumu
Bir gün mürîdleri, Şâh-ı Nakşibend Hazretleri’nden kerâmet istemişlerdi. Hazret buyurdu ki:
“–Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen hâlâ ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük kerâmet mi olur?..”
Ardından tasavvufta mühim olan husûsun kerâmet değil, istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
“–Bir kimse bir bahçeye girse ve oradaki ağaçların her bir yaprağının dile gelip; «Ey Allâh’ın velîsi merhabâ!» diye seslendiğini duysa, gerek zâhiren, gerek de bâtınen bu sese aslâ iltifat etmemelidir! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir.”
Bunun üzerine bâzı mürîdleri:
“–Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de, sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!..” dediler.
O büyük tevâzû âbidesi Hak dostu:
“–O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir.” buyurdu.
Çünkü o, büyük bir mahfiyet hâli, yâni mânevî derecesini gizleme duygusu içerisindeydi. Bu yüzden de henüz hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf’a müsâade etmemişti.
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine kerâmeti değil dâimâ istikâmeti düstûr edinerek o yüce makamlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sâhip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmekte değil, Hakk’ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâl ve davranışlarıyla da ortaya koymuşlardır.
Hak dostları, gösterişten berî bulundukları için çok mecbur kalmadıkça kerâmet izhâr etmezler. İnsanlara, örnek alınabilecek beşerî ahlâk mükemmellikleriyle görünürler.
Hasan-ı Basrî Hazretleri’nin, talebelerinden birine kerâmetle ilgili yaptığı şu vasiyet çok câlib-i dikkattir:
“İlim, hâl ve irfân seviyenin yüksekliğine aldanma! Bel’am bin Bâûrâ’nın Levh-i Mahfûz’a bakıp onu okuyacak makâma geldikten sonra başına neler geldiğini hatırla!”
Onun ibretli hâli Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:
“…Fakat o, dünyâya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.” (el-A‘râf, 176)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder